İTALYA 1 (İstanbul-Bergamo-Roma-Napoli)

Uçaklar

İstanbul – Bergamo – İstanbul uçağını Myair havayolları internet sitesinden 20.09.2008 tarihinde aldık. Gidiş uçağı 21:20’de, dönüş uçağı ise 17:10’da idi. Gidiş dönüş, birer bagaj, tüm vergiler ve kredi kartı rezervasyon ücreti (adam başı sefer başına 5.00 Euro) dahil adam başı maliyeti 88.00 Euroya geldi.

Bergamo – Roma uçağını Ryanair havayolları internet sitesinden 14.10.2008 tarihinde aldık. Uçak sabah 08:05’de havalandı ve 09:10’da indi. Birer bagaj, tek yön, tüm vergiler ve kredi karı rezervasyon ücreti (5.00 Euro) dahil adam başı maliyeti 33.90 Euroya geldi.

Palermo – Bergamo uçağını Ryanair havayolları internet sitesinden 20.09.2008 tarihinde aldık. Uçak sabah 09:10’da havalandı ve 10:25’te indi (Normalde 10:45’te inmesi gerekiyordu). Birer bagaj, tek yön, tüm vergiler ve kredi karı rezervasyon ücreti (5.00 Euro) dahil adam başı maliyeti 27.95 Euroya geldi.

Kısacası, 4 kere uçağa bindik ve bunların adam başı toplam maliyeti 149.85 Euro oldu.

Trenler

Roma’dan Napoli’ye trenle yolculuk ettik. 07.32’da hareket eden 2. sınıf, koltuk, normal bir tren için adam başı 10.00 Euro ödedik. Bileti internetten aldık. Yolculuk yaklaşık 2,5 saat sürdü.

Napoli'den Palermo'ya gece 22.10 treni ile gittik. Yolculuk yaklaşık 10 saat sürdü. 4 kişilik lüks kuşetli kompartımandaki seyahatin adam başı maliyeti 50.00 Euro oldu. Biletler yine internetten tabi ki...

Özetlersek toplam tren maliyeti adam başı 60.00 Euro oldu. 7 gün boyunca genel ulaşım için adam başı ödediğimiz tutar 209.85 Euro idi.

1.GÜN (İSTANBUL - BERGAMO)

İstanbul’dan Myair’a ait uçakla tam zamanında Sabiha Gökçen Havaalanından kalktık. Saat 23:00’da Bergamo (Orio al Serio) havaalanına iniş yaptık. Amacımız ertesi gün Roma’ya varmak olduğundan Bergamo’da bir gece konaklamamız gerekiyordu. (Aslında meşhur Como gölü Bergamo’ya trenle sadece 45 dakika ama bizim programımızda yoktu)

Daha önceden havaalanından Bergamo’ya ulaşımın nasıl sağlanacağını havaalanının internet sitesinden öğrenmiştik. (http://www.orioaeroporto.it/Airpor/portalProcess.jsp) Bergamo havaalanı çok küçük bir havaalanı ama oldukça fazla sayıda uçuş oluyor. Özellikle de düşük maliyetli havayolları bu havaalanını tercih ediyorlar. Bergamo’ya 6, Milano’ya ise 45 km uzaklıkta. Öğrendiğime göre gece saat 01.00’dan sonra kapanıyormuş. Çıkışta gerek Bergamo’ya gerekse de Milano’ya ulaşımı sağlayan otobüs firmalarının satış yaptıkları yerleri görüyorsunuz. İsterseniz otomatik makinelerden de bu biletleri alabiliyorsunuz. Biz Bergamo’da kalacağımızdan ortalama 10-12 dakika sürecek otobüs için biletlerimizi aldık. Biletler adam başı 1.70 Euro idi. Bergamo tren istasyonu son duraktı ve biz de orada indik.

Oteli çok kısa sürede bulduk. Yaklaşık 500 metre uzaklıkta idi. Kaldığımız yerin adı Central Hostel BG idi. (http://www.centralhostelbg.com/eng/) İnternette hostelworld sitesinde üç kişilik odanın fiyatı 84.00 Euro olarak geçiyordu ama biz hostelin kendi sitesinden odayı 75.00 Euroya ayarladık. Temiz ve güzel bir yerdi. Konaklamak için tavsiye ediyorum. Ayrıca gece saatlerde dahi check in yapılabildiği için avantajlı. Bu fiyata sabah kahvaltısı da dahildi. Kahvaltı 07:00 – 09:00 arasıydı ama biz Roma uçağına yetişeceğimizden sabah kahvaltı yapamadık. Ücreti nakit yada kredi kartıyla ödeyebilirsiniz dediler ama nedense o anda nakit ödemeyi tercih ettik. Hosteldeki görevli bayandan ulaşımla ilgili bilgileri alabiliyorsunuz. İngilizcesi gayet iyi. Gece geç saatte varacağımızdan açık bir yer bulamayabiliriz diye yanımızda getirdiğimiz kaşarlı küçük sandviçlerin yarısını yedik. Ve uykuya daldık…

2.GÜN (ROMA)

Uçağımız 08:05’te olduğundan bizi havalanına geri götürecek otobüsün en uygun saatinin 06:52 otobüsü olduğunu bildiğimiz için sabah 06:15’te uyandık. Hemen toparlandık ve kalan sandviçlerimizi orada bulunan otomatik kahve makinesinden aldığımız kahve ile (tanesi 0.80 Euro) yedik. Otobüs durağına vardımızda daha 10 dakikamız vardı ve tren istasyonunda bulunan büfeden çay aldık (tanesi 1,10 Euro)

Havaalanına vardığımızda daha 55 dakika vardı. Check in işlemlerini yaptırıp bavullarımızı teslim ettikten sonra zaten küçük olan havaalanını gezdik. Burada da birer tane Cafe Americano içtikten sonra (tanesi 1,30 Euro) uçağa bindik. Uçak tam zamanında kalktı ve zamanında Roma Ciampino Havaalanına vardı. Havaalanından Roma’nın en büyük tren İstasyonu olan Termini’ye gitmek için yine otobüsler mevcut. Zaten bu otobüsler başka yerde durmuyor. Otobüslerin tek yön biletleri adam başı 8.00 Euro. Gidiş-dönüş ise 14.00 Euro. Eğer bizim gibi yapıp günün herhangi bir saatinde kullanabileceğiniz bileti internetten alırsanız tek yön adam başı 6.00 Euro oluyor. Çıkışta otobüslerin önünde bilet satan bir bayan vardı. Bizde elimizdeki bilgisayar çıktısını ona gösterdik ve o da bize bilet verdi.

Yolculuk yaklaşık 50 dakika sürdü. Roma Termininin önünde indik ve istasyona girdik. Roma Termini gerçekten muazzam büyüklükte bir tren istasyonu. Yanlış hatırlamıyorsam 30 dan fazla peronu var. Birkaç katlı ve hepsinde değişik alışveriş mağazaları, yiyecek dükkanları bulunuyor. Arkadaşın telefonundaki navigasyonu çalıştırdığımızda otelin Terminiye 600 metre yürüme mesafesinde olduğunu öğrendik. 7-8 dakikada otelin kapısına geldik. Kaldığımız otelin adı Hotel Mari idi. (Via Palestro, 55) Oteli hostelworld sitesinden 24.09.2008 tarihinde ayarladık. Üç kişilik odanın günlük adam başı maliyeti 16.67 Euro idi. Açıkçası bütün gün gezip sadece yatmaya geleceğimizden dolayı fazla bir lüks aramamıştık. Ancak otel umduğumuzdan iyi çıktı. Oda biraz küçüktü ama özellikle banyosu çok temizdi. Zaten yeni elden geçtiğini internetten öğrenmiştik. Odada küçük bir LCD televizyon ve mini bar da vardı. Banyoda havlu olacağını biliyorduk ama küçük paket şampuanlar ve sabunlar olması açıkçası bizi şaşırttı çünkü bu fiyata bunları beklemiyorduk. Otelin problem olarak görülebilecek tek yönü 4. katta olması ve asansörünün bulunmamasıydı. Gerçi çok sıkıntı olmadı ama bazıları bunu problem olarak görebilir. Hele gece yorgun argın otelin kapısına geldiğinizde…. Bir de otelin resepsiyonu 2. katta. Resepsiyonda ingilizcesi biraz kıt olan biri bizlere birer kart verdi. Bu kartla 3 kapı açılıyordu: Hem sokak giriş kapısı, hem 4. katın giriş kapısı ve bir de oda giriş kapısı. Neticede umduğumuzdan iyi bir oda ile karşılaşmıştık…

Kısa bir sürede yerleşip yeniden Terminiye geldik ve Turizm Danışmayı bulduk. Daha önceden yaptığımız araştırmalardan “Roma Pass” alınmasının ekonomik olacağını öğrenmiştik. Ve üçümüz de birer Roma Pass aldık. Bu arada saat öğlen 12’yi buldu. Hava gayet iyiydi. Yaklaşık 15-16 derece bir sıcaklık vardı. Terminiden ayrıldıktan sonra otobüslerin yan tarafından Via Cavour’u takip ederek yaklaşık 20 dakika yürüdükten sonra Kolezyuma (Colosseum) vardık. Gerçekten muhteşem bir manzara vardı. Öylecene bir iki dakika yaklaşık 2000 yıllık bu heybetli yapıyı seyrettik. Kasım ayının sonları olmasına rağmen giriş kapısında yaklaşık 60-70 kişi vardı. Daha önceden aldığımız bilgiler doğrultusunda Roma Passı olanlar için ayrı bir giriş kapısı olduğunu biliyorduk. Giriş kapısına doğru ilerlediğimizde gerçekten ikinci bir otomatik kapı olduğunu gördük. Kapıya yaklaştığımızda görevliye kartları gösterdik. O da bize kartları otomatik kapıya okutmamız anlamına gelen bir işaret yaptı. Bu işlemden sonra artık içerideydik. Kolezyum giriş ücreti 12.00 Euro. Bu ücrete Palatino ve Roman Forumu’nu (Foro Romano) gezmek de dahil. Ama Roma Passımız olduğu için bu ücreti ödemedik. Hatta arkadaşlarımın dediği gibi sadece bu sırayı beklememek için bile Roma Pass alınmalı bence…

Girişten sonra geziye yukarıdan başlamaya karar verdik ve asansörün oraya doğru yürüdük. Her ne kadar engelliler için olduğuna dair işaretler bulunsa da bizim gibi pek çok akıllıyı asansör beklerken bulduk. Yukarıya çıktığımızda manzara daha ilginç bir hal aldı. Dışarıdan görülen heybetli yapı içeride daha da büyüleyici oluyor. İmparator Vespasianus tarafından 72-80 yılları arasında yaptırılan Kolezyum, önce tiyatro gösterileri sunulan bir mekanken daha sonra gladyatörlerin dövüştüğü bir arena olmuş. Arenanın altındaki aslanlar ve gladyatörlerin hazırlandığı bölmeler, yüksek tribün kısımları ile böyle bir yapının o dönemde tamamlanması insanı gerçekten etkiliyor. Eski bir efsane şöyle dermiş: “Kolezyum ayakta kaldıkça Roma’da kalacaktır; Kolezyum yıkıldığında Roma’da yıkılacaktır; ama Roma yıkılırken dünya da onunla birlikte yıkılacaktır”.
Yaklaşık 2 saat Kolezyumu gezdikten sonra ana kapıdan çıkarak Palatino tepesine yürüdük. Buraya giderken muazzam Constantinus Kemerinin yanına geldik. Bu kemer M.S. 315’te İmparator Maxentius’a karşı kazanılan zaferden sonra dikilmiş. Bunun etrafında seyyar satıcılar var. M agnetlerin tanesi 3.00 Euro 5 tanesi ise 10 Euro. (Hemen hemen tüm İtalya’da aynı fiyat ) Bilginize….
Palatino ve Roman Forumu giriş ücreti Kolezyum ücretine dahil. İçeri girdiğinizde sağdan giderseniz Palatino tepesine soldan giderseniz Roman Foruma giriyorsunuz. Biz önce Palatinoya gitmeye karar verdik. Özünde romantik bir bahçe havasında burası. Kolezyum manzarası müthiş yalnız. Ayrıca koskocaman 200000 kişilik eskiden at yarışlarının yapıldığı Circus Maximus’da çok görkemli. Oradan devam ettik ve meşhur Caracalla Hamamlarını (Terme di Caracalla) gezdik. Gerçi çoğu kalıntı ama 3. yüzyıldan kalan ve toplu yıkanılan bu yeri hissetmek oldukça ilginç bir deneyim. Daha sonra Roman Forumunu tepeden gören bir yere geldik. Adını şu an tam hatırlamıyorum ama çok yakınındaki bahçeden bir portakal kopardım. Gerçi tadı portakal ile limon arasında bir şeydi ama olsun…

Portakal ağaçlarının yanından Roman Forumuna doğru dik inen merdivenlerden aşağı indik. Roman Forumu çok büyük bir imparatorluğun sosyal, ticari ve dinsel merkeziymiş. 19. yüzyılda yapılan kazılara kadar da adeta bir bataklıkmış. Çok büyük bir yer. Açıkçası tam olarak anlayabildiğimizi de düşünmüyorum. Yalnız yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki Traianus Sütunu oldukça etkileyiciydi. Tepesinde de Aziz Petrus’un heykeli var…

Roma Forumun sonundan yani meşhur Vittorio Emanuele Anıtının arkasından dışarıya çıktığımızda saat yaklaşık 15:30’du. Roma’nın en meşhur meydanlarından olan Piazza Venezia’da bulunan bu anıt oldukça büyük ve bembeyaz. Birleşen İtalya’nın ilk kralı adına yapılan ve yaklaşık 40 yılda tamamlanan bu anıtı bazı İtalyanlar hiç beğenmiyormuş. Öyle ki “Roma’nın takma dişleri” diyenler bile varmış. Evet oldukça heybetli ama hemen arkasındaki Kolezyum ve diğerlerini kapattığı da bir gerçek.

Daha sonra kendimizi dar sokaklara attık. Aslında acıkmıştık ama düzgün bir yerde bir şeyler yemek için erteliyorduk. Biraz harita biraz da navigasyon marifetiyle yaklaşık 20 dakika sonra kendimizi Pantheon’da bulduk. Pantheon, M.Ö.27 yılında yapılan bir savaştan sonra tanrılara şükretmek için yapılmış. Daha sonra yangın çıkmış ve M.S.118’de yeniden yapılmış. Kubbesi tam 43 metre ve ortasında büyük bir delik var. Roma mimarisinin harikası olarak anılıyormuş. Sonradan kilise olduğu için içerde bir çok yerde sessiz olunmasına dair tabelalar mevcut. Bir de dikkatimizi çeken şey tam kubbenin açık yerinin altındaki zeminde simetrik delikler olması. Bu da yağan yağmurun daha kolay dışarıya atılmasına yarıyor.


Pantheon’dan sonraki hedefimizi Aşk Çeşmesi (Trevi di Fontana) olarak belirledik. Aslında sadece biz Türkler bu adla hitap ediyoruz. İsminin bu hale gelmesindeki ve tüm dünyada bu kadar popüler olmasındaki sebep ise 1960 yılında Fellini tarafından çekilen Tatlı Hayat (La Dolce Vita) filmindeki güzel sarışın Anita Ekberg’in çeşmenin sularına girdiği sahneymiş. Yapımı 1762’de tamamlanan çeşmeye vardığımızda etraf çok kalabalıktı. Ama biz de çok acıkmıştık. Çeşmenin keyfini karı nlarımızı doyurduktan sonra çıkarmaya karar verdik ve Via Del Lavotere boyunca yürüdük. Bu caddenin devamındaki Via in Arcione, 85 numaradaki ve kapısında “Gli Sfizi di Pizza Roma” yazan pizzacıya girdik. Kapısındaki tabelada parça pizza + soft içecek 6,20; Lazanya + soft içecek 7,20; Pasta (yani bizim makarna) + soft içecek 8,20 ve karışık salata + soft içecek 6.00 Euro yazıyordu. İçeri girdiğimizde pizza parçaları çok cazip göründü ve parça pizza mönüsünü söyledik. 6’şar parça pizza ve koladan oluşan mönü bizim tıka basa doyurmasa da bayağı bir açlığımızı kesti. Gayette lezzetliydi. Küçük bir bahşişle birlikte oradan ayrıldık ve aşk çeşmesinin oraya geri döndük. Çeşmenin bulunduğu meydandaki bir dükkandan birer Cafe Americano aldık (4.50 Euro) ve çeşmenin oraya inerek boş bir merdivene oturduk. Cidden yorulmuştuk. Orada kahvelerimizi içip adet olduğu üzere çeşmeye bozuk paralarımızı attık. (Bir kere para atarsanız dileğiniz gerçekleşiyormuş. İkinci kere para atarsanız ise mutlaka Roma’ya tekrar geliyormuşsunuz) Bu arada okuduğuma göre, günde ortalama 3000 Euro toplanıyormuş ve bu para Roma’da yoksullara hizmet eden kurumlara veriliyormuş.

Biraz da dinlendikten sonra geldiğimiz yönde geri fakat farklı yollardan yürümeye başladık. Zira hedefimiz öncelikle hava kararmadan meşhur Piazza Navona’yı görebilmekti. Meydana vardığımızda açıkça hayal kırıklığına uğradım. Gerçi büyük ihtimalle bunda Kasım ayının sonlarının olması etkiliydi. Ortadaki eserde bir takım tadilatlar yapıldığı için etrafı çevrilmişti. Meydanı gezerken Roma’nın pek çok yerinde rastlayabileceğiniz canlı heykellerden gördük. Bir tanesi Firavun Tutankamon halini almıştı. Onunla fotoğraf çektirdik. Önündeki kutuya bozuk para attığımızda başıyla bizi selamlaması çok hoştu.

Bayağı yorulmuştuk ve hava da karamıştı. Çıktığımız caddeden Roma Termini’ye giden otobüs geçmediği için birisine yolu sorduk. Çat pat ingilizceyle bize yardımcı oldular. Bir iki ara sokaktan sonra otobüs durağını bulduk ve Termini’ye giden otobüsle (H) 4-5 durak gittikten sonra son durağa geldik. Otele yürürken birden o yorgunlukla otelin 4. katta ve asansörsüz olduğu aklımıza geldi ama çok da sorun olmadı.

Yaklaşık 2 saatlik moladan sonra saat 19:30 gibi yeniden kendimizi dışarı attık. Otobüse binmeden meşhur Campo die Fiori meydanına vardığımızda saat 20:30 olmuştu bile. Meydanın ortasında kocaman bir heykel var. Heykelin etrafında kalabalık bir genç grup oturuyordu. Gösteri yapan birkaç kişi vardı. Özellikle elindeki ateş çubuklarıyla dans eden kadın çok güzel bir şovdu. Sırf onu daha uzun seyredebilmek için meydanda ona yakın bar-restoranlardan birine oturduk. Gerçekten çok güzel bir gösteriydi. Bu arada siparişlerimizi verdik: 2 adet pasta, 1 adet pizza margarita, 1 kadeh kırmızı şarap ve 2 adet bira. Siparişler oldukça geç geldi ama sokak ve mekan çok hareketli olduğu için çok da umurumuzda olmadı. Hava çok da sert değildi ama yine de şu tüplü sobalardan birisine yakın oturmuştuk. Gelen pasta çok lezzetliydi ancak porsiyonlar çok azdı. Doymadık ve bir tane daha pizza margarita söyledik ve paylaştık. Toplam hesap 39 Euro geldi. Yalnız pizzaları hiç beğenmediğimizi itiraf etmek zorundayım.

Buradan kalkıp şehrin gece hareketli olduğunu bildiğimiz Trastevere semtine doğru bir otobüse bindik ve Tiber nehrini geçtiğimiz Ponte Garibaldi’den sonraki ilk durakta indik. Daldığımız ara sokaklarda bol bol restoran, bar vardı ve cumartesi gecesi olmasının da etkisiyle kalabalıktı. Biraz bu semtte dolaştıktan sonra artık ayaklarımızın isyan noktasına geldiğini anlayarak otele dönmeye karar verdik.

Gece 11.30 civarı Termini’ye geldiğimizde en alt katta bayağı büyük bir süper market olduğunu öğrendik. O saatte bile açıktı. Hemen daldık birkaç parça bir şey aldık. Ertesi günkü öğle yemeği için salam ve kaşar peyniri, biraz muz ve elma ile 3 adet büyük bira, soslu fıstık ve su. Otele geldiğimizde ciddi yorgunduk. Ve az bir sohbet ve sandviçleri hazırladıktan sonra teker teker uykuya daldık….


3.GÜN (ROMA)

Sabah saat 08:20’de uyandık. Sandviçleri ve elmaları da yanımıza alarak odadan çıktığımızda saat yaklaşık 09:00’du. Hemen bir önceki gece market alışverişinden dönerken Termininin içinde gördüğümüz pastane gibi yere gittik. Kruvasanlar gerçekten mis gibi kokuyordu. 3’er adet kruvasan ve 3 çaya 12.60 Euro ödedik. Hepsi güzeldi ama çikolatalısına bayıldık.

Bugün günlerden pazardı ve Trastevereye gitmeye karar vermiştik. Bunun sebebi ise okuduğum bir kitapta İtalya’nın en büyük açık sokak pazarlarından birinin burada olduğu yazıyordu ve sadece Pazar günleri kuruluyordu. Aynı kitapta bu semtte bir zamanlar gerçek Romalıların oturduğu, gençlerin çok rağbet ettiği bir yer olduğu yazıyordu. Bir önceki akşam gördüğümüz Turizm Danışmanın olduğu durakta indik ve pazarın nerede kurulduğunu sorduk. Bize pazarın Porto Portese’de kurulduğunu ve tramvaya binip yaklaşık 8-9 durak sonra inmemizi söyledi (Viale di Trastevere). Tramvayda giderken sol tarafta pazarı gördük ve indik. Ama tam ortasında indiğimizden başlangıç noktasına kadar yürüdük. Gerçekten çok büyük bir pazardı ve ne arasan vardı. Her türlü kılık kıyafet, parfümler, basit elektronik eşyalar… İki sıra halinde kurulmuş olduğundan iki tur attık. Birinci tur tamamlandığında dahi elimizde ekstradan 3 torba vardı. İkinci turu yaparken daha seçici davranıyorduk. Pazarı bitirip otobüs durağına geldiğimizde saat 13:00’e geliyordu. Neredeyse 3,5 saat pazarda kalmıştık ama kimsenin bundan bir şikayeti yoktu. Ellerimizdekini bırakmak için yeniden otele döndük.

Öğleden sonraki programımızda Borghese Parkı ve Villa Borghese müzesini görmek vardı. Otelden çıkıp Metro kırmızı hatta 3 durak giderek Spagna’da indik ve Borghese bahçelerine girdik. Gerçekten bu mevsimde bile kalabalık diyebiliriz. Parka girdiğimizde şirin bir kafe gördük ve orada birer kahve içtik (3.90 Euro). Kahveler şu ana kadar içtiklerimiz gibi yine ılıktı. Etrafımızdan sürekli bisikletli insanlar geçiyordu. Bisikletler ise 2-3 yada 4 kişilikti. Muhtemelen de kiralanıyordu ve parkı gezmek için gerçekten ideal bir araçtı. Borghese parkı elbette Londra’nın parkları gibi değil ama yine de hoşumuza gitti. Villa Borghese müzesi için daha önceden rezervasyon yapılması gerektiğini bize söylemişlerdi ama bu mevsimde buna gerek olmayacağını düşünmüştük. Yanılmışız. Kös kös geri döndük ama parkı gezmeye devam ettik. Hatta bir açıdan bakıldığında belki daha bile iyi oldu çünkü parkın gezmediğimiz hiçbir yeri de kalmadı.

Parktan çıkarken hava kararmıştı. Girdiğimiz kapı yerine diğer kapıdan çıktık ve çok lüks bir caddede hafif aşağı doğru yürümeye başladık. Caddede tamamen 5 yıldızlı lüks oteller, çok kaliteli restoranlar ve barlar vardı. Oldukça uzun bu caddenin meşhur Via Vittorio Veneto olduğunu sonradan öğrendik. Caddeyi tamamladığımızda kendimizi Piazza Barberini’de bulduk. Hatırlayacağınız gibi burası kırmızı metro durağı hatlarından birisinin olduğu yer ve Aşk çeşmesine de çok yakın. Bu arada yavaş yavaş acıkmıştık ve akşam yemeği için yer ararken kendimizi yeniden çeşmenin orda bulduk. Aşk Çeşmesi gece de çok güzel ve kalabalıktı. Bol bol fotoğraf çektikten sonra daha önce parça pizza menüsü yediğimiz dükkanının sokağına doğru ilerledik. Bu sefer o dükkanı birkaç metre geçmiştik ki bir restoran gördük. Bu seferde akşam yemeğini burada yemeye karar verdik (Ristorante Pizzeria La Scuderia, Via in Arcione, 85). Oldukça güzel bir restorandı. Üçümüz farklı birer pizza ısmarladık (Benimki deniz ürünleriydi…). Pizzalar gelene kadar atıştırmak için de ortaya bir sebze tabağı söyledik. Ve tabi ki İtalya’nın (Floransa) en meşhur üzümlerinden yapıldığı söylenen bir şişe Chianti kırmızı şarap da ısmarladık. Pizzalar ve şaraplar çok güzeldi ama ben sebze tabağını daha çok sevdim. Hele enginar ve patlıcanlar çok güzeldi. Yemeğimiz bittikten sonra kahvelerimizi restoranın dışarıda bulunan masalarında sigaralarımızı tüttürürken içtik. Keyifli bir akşam yemeği idi (Toplam 61.00 Euro)

Bu noktadan sonra aklımızı meşhur İspanyol Merdivenleri çeldi ve telefonun navigasyon aletine işaretleyerek yaya olarak yola çıktık. Ve anladık ki merdivenler Borghese parkına gitmek için indiğimiz metro durağının öbür tarafındaymış (Piazza di Spagna) Neyse yaklaşık yarım saat sonra Merdivenlere vardık. Yalnız herkes merdivenlerin aşağısındaki meydana çıkarken biz ufak bir hesap hatasıyla yan taraftan merdivenlerin tepesindeki Trinita Dei Monti Kilisesinin oradan çıktık. Çok da önemli değil. Önce yukarıdan sonra aşağı inip oradan bol bol merdivenleri fotoğrafladık. Adını bir evin İspanyol Elçiliği olarak kullanılmış olmasından alan merdivenler Kasım ayında bile kalabalıktı. Aşağıdaki Spagna meydanında 17. yüzyıl tarihli ve batmış gemi şeklindeki çeşme de çok ilginçti.

Buraya kadar gelip de Roma’nın en meşhur alışveriş ve moda caddelerinden biri olan Via dei Condotti’yi gezmemek olmazdı. Zaten kalabalık sizi öyle bir çekiyor ki o yöne doğru gitmemeniz imkânsız gibi bir şey. Bu caddede aklınıza ne kadar lüks giyim ve ayakkabı-çanta mağazası geliyorsa hepsi mevcut. Tabi etiketler de ona keza….

Birkaç yüz metre gittikten sonra bir başka meşhur cadde olan Via dei Corsa’ya sağa döndük. Bu da çok hareketli bir cadde. Ve dahası cadde boyunca 600-700 metre yürüdüğünüzde meşhur Piazza del Popolo’ya çıkıyorsunuz. Napolyon’un mimarı olan Gisuppe Valadier tarafından 1800’lerin başında tasarlanan bu meydanın kuzey tarafında Santa Maria del Popolo kilisesi mevcut. Meydanın tam ortasında tepesinde bir haç ve etrafında ağızlarından su akan 4 tane aslan olan bir anıt var. Aslanın tepesine çıkıp fotoğraf çektirme işini hallettikten sonra büyük kemerli bir kapıdan meydanı terk ettik. Bu kemerli büyük kapı antik Roma döneminde giriş kapısı olarak kullanılıyormuş. Çıktığımız yerin ismi Piazzale Flamino. Burada da kırmızı hatta ait bir metro durağı mevcut. Ama biz otobüsü tercih ettik ve aktarma da yaparak yaklaşık saat 23:30 gibi otele geldik. Yine çok yorulmuştuk ve çok fazla uzatmadan uyuduk…..

<!--5a7d011afbdc5e34df187d794b1bb4e5-->


4.GÜN (ROMA)

Bugün için hava tahminleri yağmurlu olacağını söylediği için Vatikan gezisini Roma’daki son günümüze bırakmıştık. Arta kalan zamanda da hiç bilmediğimiz, turistik haritanın dışına çıkan bir otobüse binerek herhangi bir yere gitmeyi planlıyorduk.

Sabah 08:00’da kalktığımızda hava gayet güneşliydi. Yarım saat sonra Termini’deki kahvaltı yerimize vardık. Diğer iki sabahta yaptığımız gibi 3’er tane kruvasan ve çayla kahvaltımızı yaptık. Daha sonra Vatikan’a giden otobüse binerek Vittorio Emanuele II köprüsüne gelmeden indik. Sağa doğru az bir mesafe yürüdüğümüzde karşımıza ihtişamlı Castel Sant’Angelo çıktı. Ama bu kaleye gelmeden önce buraya giden Sant’Angelo Köprüsünden de bahsetmek lazım. Bernini ve öğrencilerinin melek heykelleri ile süsledikleri bu köprü de çok güzel bir eser. Bu köprünün sonunda, başka bir ifadeyle Tiber nehrinin öbür tarafında da Castel Sant’Angelo var. Pazartesi günleri hemen hemen tüm tarihi yerler gibi kapalı olduğundan maalesef sadece dışarıdan seyretmekle yetindiğimiz bu yapı yaklaşık 1900 yıllıkmış. Vatikan’a da bir geçitle bağlı olduğu, papaların sıkıştıklarında buraya kaçtığı da söyleniyor.

Köprüyü geçip sola döndüğünüzde Vatikan’a doğru ilerliyorsunuz. Upuzun Via Della Conciliazione sizi meşhur San Pietro Meydanına çıkarıyor. Her zaman televizyonlarda yada filmlerde gördüğümüz o muhteşem meydan! Vatikan ilginç bir ülke. Yüzölçümü 440000 metre kare ve nüfusu sadece 1000. Ama kendi bayrağı, posta hizmetleri, resmi gazetesi falan mevcut. Koruması ise İsviçre’li askerlerden oluşuyor:110kişi..

Bernini tarafından inşa edilen San Pietro Meydanı koskocaman. Meydanın etrafında simetrik olarak uzayan sütunlar var. Aynı zamanda ön bölümde yüzlerce sandalye var. Papa buradan Pazar günleri halkı selamlıyormuş. Ortalık ana baba günü oluyormuş. Kasım ayının 24’ü ama giriş kuyruğunda en az 100 kişi var. Biz de sıraya giriyoruz tabi. Ama bu arada dikkatimi tabelalardan biri çekiyor: Bir çakı işaretinin üstünde kocaman çizgi… Beni ilgilendirme sebebi ise çantamda en küçük boydan bir çakının bulunması. Problem olmaz diye düşünüyorum ama 20 dakika sonra içeri girerken ne kadar da yanlış düşündüğümü anlıyorum. Güvenlik çakıyı yakaladı. Bende nereye bırakabileceğimi sordum. O da bana çöp kutusunu gösterdi. Meğersem bu tarz şeyler için emanet gibi bir şey yokmuş. Çaresiz çakıyı koskocaman çöp kutusuna attım. Çıktığımızda hala orda olup olmadığına bakarız diyerek içeri daldık.

Vatikan’da ilk giriş San Pietro Bazilikasına yapılıyor ve burası ücretsiz. Açıkçası içeriye girdiğimde ağzım açık kaldı. Duvarlardaki resimler, günah çıkarma odalarının çokluğu ve tabiî ki heykeller. Zaten Roma Katolik kiliselerinin de en büyüğü imiş burası. Kilisenin içindeki en önemli eser  girince sağdaki şapelde görebileceğiniz Michelangelo’nun Pieta’sıymış. Yani daha öz bir Türkçeyle Meryemin kucağında ölü İsa ile birlikte yer aldığı heykel. Ve bu heykeli yaptığında 24-25 yaşlarındaymış. Ama heykel şu anda camekanın içinde. Galiba 1970’lerde birisi çekiçle saldırmış. O yüzden korumaya almışlar. Bence iyi de yapmışlar. Bu arada saat 11’i geçti ve arkadaşlarım Vatikanı da gördüklerini ve artık kahve içmek için gelirken gördüğümüz Kafeye gideceklerini söylediler. İtirazlarım onları ikna etmedi ama bana bir miktar izin çıktı ve tek başıma gezmeye devam ettim.

Kilisenin kapısından çıkıp yandaki kapıdan girdiğimde yol beni papaların mezarlarının bulunduğu yere götürdü. Burada fotoğraf çekmek yasaktı zaten. En fazla kişi bundan önceki Papa olan 2. Paul’ün mezarının oradaydı. Dizlerinin üzerine çöken ve dua eden insanlar vardı. Orayı görüp daracık bir merdivenden yukarı çıktığımda yeniden Kilisenin içine çıktım. Koleksiyonuma birkaç fotoğraf daha ekledikten sonra inatla meşhur Vatikan Müzesi ve Sistina Şapeli gezebilmek için meydandan çıkıp sola dönerek Via di Porta Angelica’yı takip ederek Piazza del Risorgimento’dan sola dönerek devam ettim ve girişe geldim. Ama kalabalık müthişti. Zaten arkadaşlarım da 1 saattir kahve içiyorlardı. Ya bekleyip 3-4 saat sonra buluşacaktım yada girmeyecektim: GİRMEDİM… (Ama ant olsun ki bir gün yeniden gelip Sistina Şapeli gezeceğim….)

Arkadaşlarla buluştuğumuzda saat 12:30 civarıydı. Hava kapanmaya başlamıştı ve kısa sürede yağmur yağacağı belliydi. Roma’daki son günümüzde turistik alanlarının dışına çıkarak herhangi bir yere gitmek için otobüse bindikten 10 dakika sonra yağmur başladı. Tam olarak nereye gittiğimizi bilmiyorduk ama Roma’nın batısındaydık. Yaklaşık 20 dakika otobüsle gittikten sonra küçük bir pazarın kurulduğu meydanda indik. Yavaş yavaş karnımız acıkmaya başlamıştı. Arkadaşlara yakındaki marketten malzeme alarak sandviç yapmayı teklif ettim ve kabul ettiler. Küçük bir parkta kaşarlı-domatesli ve sonrada ton balıklı sandviçlerimizi kola eşliğinde yedikten sonra indiğimiz otobüse tekrar binerek son durağa kadar gittik. Orada biraz dolaştıktan sonra aynı otobüsle geri döndük. Bu sırada yağmur şiddetini iyice artırmıştı. Otobüsün son durağı olan Piazza Venezia’da iner inmez karşıdaki kafeteryaya doğru koştuk. Hemen birer cafe Americano sipariş ettik (3.00 Euro) ve sigaralarımız eşliğinde kapıda içtik. Tabi yine ılıktı kahveler….

Tekrar gördüğümüz ilk otobüse bindik ve otobüs bizi Termini yakınlarındaki bir bölgeye getirdi. Buradaki mağazaları dolaştıktan sonra otele dönmeye ve bir miktar dinlenmeye karar verdik. Otele döndüğümüzde ertesi gün Napoli’ye gideceğimizden duşumuzu aldık ve eşyalarımızı toparladık. Akşam yemeğini ilk gün öğleden sonra yemek yediğimiz Aşk Çeşmesinin oradaki parça pizzacıda yemeğe karar verdik. Oraya vardığımızda saat yaklaşık 19:30 olmuştu. Bu sefer menü yerine hangi pizzadan ne kadar yiyeceğimize kendimiz karar verdik. (Her türlü pizzanın 100gr. 1.50 Euro satılıyordu) Pizzaların hazırlanmasını beklerken tezgahtaki bayanın Arnavut olduğunu öğrendik. Çat pat Türkçede konuşuyordu. Bu arada pizzalar geldi ve afiyetle yedik. Tam kalkacaktık ki dükkandaki Arnavut bayan bizlere kahve ısmarlamak istediğini söyledi. Kahvelerimizi sigara eşliğinde restoranın kapısında içtik ve oradan ayrıldık. (Pizzalar ve 2 bira, 1 kola toplam 36.80 Euro)

Roma’da bana göre yapmadığımız tek bir şey kalmıştı: Roma dondurması yemek. Daha önceden karıştırdığım kitaplardan “Blue İce” dükkanlarının bu iş için doğru seçim olacağını öğrenmiştim. Bu sefer bulunduğumuz yerden çeşmeye doğru yürüyüp karşısındaki Via Dele Muratte,18 numaradaki Blue İce dondurmacısına gittik. Onlarca farklı çeşit vardı. Kafamız karıştı ve tezgahtar bayandan yardım etmesini istedik. 2 küçük ve 1 orta boy külahta üç dondurma için 6.50 Euro ödedik. Ama dondurmalar gerçekten nefisti. Dondurmaları yerken gelişigüzel yürümeye devam ettik. Artık gecenin ve Romanın sonlarına gelirken yakınlarda bir kahve içtik (3.00 Euro). Ve kahveden sonra da otele giden otobüse bindik. Ertesi günkü Napoli treni 07:25’te olduğundan erken kalkmamız gerekiyordu. Bu yüzden çok fazla takılmadan ve arkadaşımın aldığı hediyelik eşyaları çantalara sığdırma telaşı arasında dalmışım……


5.GÜN (NAPOLİ)

Sabah Terminiye vardığımızda saat 07’ye geliyordu. Her zamanki yerimizden kruvasanlarımızı alarak çay eşliğinde yedik. Arkadaşım kruvasanları beklerken bende Napoli treninin 5. perondan kalkacağını ama 10 dakika rötar yapacağını öğrendim. Anladığım kadarıyla tren Roma’dan değil de Milano’dan Napoli’ye gidiyor ve geçerken buradan da Napoli yolcularını alıyordu. Hava yağmurluydu ve maalesef sadece 12 saat geçireceğimiz Napoli’de de tüm gün yağmur görünüyordu. Rötar 15 dakikayı buldu ve saat 07:45’te tren kalktı.

Trende biletlerimiz 6 kişilik bir kompartımandaydı ama üçümüzden başka kimse yoktu. Aynı durum diğer kompartımanlar için de geçerliydi. Yani rahat bir yolculuk oldu. Kompartıman gayet düzgündü. Sigara içmek elbette yasaktı ama iki vagonun birleştiği yerde kimseye çaktırmadan iki kez sigara içtik. Aslında kompartımanda çok da rahat kestirebilinirdi ama etrafı göreceğiz diye kimse buna yanaşmadı…
Saat 10:30’da Napoli tren istasyonuna vardık. İlk olarak turizm danışmayı bulduk. Oradaki çok şeker genç bir bayan gayet düzgün İngilizcesi ile sadece 11 saat geçireceğimiz Napoli’de nereleri gezebileceğimizi bize harita üzerinde işaretledi. Ayrıca kırmızı otobüslerle şehir turu da yapabileceğimizi, bunun çok da keyifli olabileceğini söyledi. Gerekli bilgileri aldıktan sonra emanetçiye doğru yollandık ve bavullarımızı emanetçiye bıraktık.

Tüm bu süreçte saat 11.00 olmuştu ve kendimizi istasyonun çıkışındaki Garibaldi meydanına attık. Bu arada hafiften yağmur çiseliyordu ama çok da rahatsız edici boyutta değildi. Ancak havanın yağmurlu olması elbette Pompei yada Capri programlarının iptal edilmesi anlamına geliyordu. Meydanı geçtikten sonra Corso Umberto I caddesinden devam ettik. İlk dikkatimizi çeken şehirde bir hareketlilik olduğuydu. Ordan oraya koşan insanlar, klaksonlar falan yani. Ayni Türkiye’deki bir büyük şehir gibiydi. Via Duomo ayrımında sağa döndük ve o yönde yürümeye başladık. Bu arada turizm danışmadaki bayanın çizdiği rotada ilerliyorduk. Bu caddedeki bir büfeden 5.00 Euroluk sayısal loto gibi bir oyun oynadık. İşin ilginç tarafı anladığım kadarıyla İtalya'da her şehrin yada bölgenin kendi lotosu var. Çünkü büfedeki çocuk olmayan İngilizcesi ile bana şehirleri gösteriyordu. Bende tabi ki Napoli’yi seçtim.

Sağımızda solumuzda irili ufaklı kiliseler ve heykeller mevcuttu ama yağmur da giderek şiddetini artırıyordu. Aslına bakarsanız hemen bir yere sığınmamız lazımdı ve bizde öyle yaptık. Hava yaklaşık 14 derece olduğu için içeriye girmeye gerek kalmadan bizi yağmurdan koruması yeterli bir cafenin dış bahçesine oturduk ve 3 tane kahve söyledik. (6.00 Euro) Yağmur hiç dinecekmiş gibi görünmüyordu ama saat öğlen 13:00 olmuştu. Havanın kararmasına sadece 4,5 saat kalmıştı. Kafede otururken Napoli’yi bu havada kırmızı otobüsler eşliğinde şehir turuyla gezmenin mantıklı olacağına karar verdik ve bu otobüslerin kalkış noktası olan Piazza Municipio’ya doğru hareket ettik. Her ne kadar kabanların başlığı olsa da ve yoldaki seyyar satıcıdan 2.00 Euroya bir şemsiye almış olsak da bayağı ıslanmış vaziyette meydanı bulduk ve otobüslerin oraya geldik.

Şehir turu üstü açık kırmızı otobüslerle yapılıyor ve Roma’dakiyle aynı. Adam başı maliyeti 22.00 Euro. Kredi kartı geçiyor. Normal koşullarda 4 farklı hat var: Kırmızı hat (A), mavi hat (B), yeşil hat (C) ve açık mavi hat (R). Ancak saat itibariyle çok erken olmadığı için R hattı tamamlanmıştı. 1 Kasım-31 Mart tarihleri arasında hatların başlangıç saatleri 09:45/10:00 ve son turlar ise 15:45/16:00’da. Oradaki yetkiler A, B ve C hatlarını aynı otobüsten hiç inmeyerek yaklaşık 3,5 saat içinde tamamlayabileceğimizi söylediler. Biz de hemen atladık otobüslere ve B hattından yolculuğa başladık. B hattı dediğimiz hat bizi Napoli’nin batısına, güzelim sahil kenarına doğru götürdü. Otobüste gezdiğimiz yerler hakkında bilgi verilirken boşluklarda da nefis napoliten şarkılar çalıyordu. Tan Santa Lucia adlı şarkıyı dinlerken aslında bizim de Santa Lucia denen deniz kenarındaki şirin belde de olduğumuzu anladım. Burası gerçekten çok güzel; bir deniz kenarı kasabası gibi. Küçük dükkanlar, balıkçılar, barlar, tahta masalar her şey harika. Aynı zamanda bir adacığın üzerinde yer alan ortaçağdan kalma heybetli Castell dell’Ovo’da tam burada karşınıza çıkıyor. Kalenin manzarası otobüsten dahi müthiş görünüyor. Gezimize Mergellina ve Posillipio istikametinde devam ettik. Capo Posillipo’da otobüs durdu ve Napoli’nin nefis manzarasını yakalama şansımız oldu (Yağmurdan dolayı biraz puslu da olsa… Agliyor )

Bu hatta tam 12 durak var ve istediğinizde inip-binebiliyorsunuz. Tabi size verilen kırmızı kartları göstermek kaydıyla. Turu tamamladığımızda başladığımız noktaya geri dönmüştük ve bize 5 dakika burada olduğumuzu söylediler. Acıktığımız için yıldırım gibi koşarak meydanın karşı tarafındaki büfeden 3 parça peynirli domatesli pizza aldım (6.00 Euro) ve koşarak otobüse geri döndüm. Pizzalar birazcık midemizi doldururken (meydandaki kuşlar da nasibini aldı Gülümse) biz de C hattına başlamıştık bile. Bu sefer sadece biz vardık otobüste. Bu hat ta önce Santa Lucia’dan geçti ama daha sonra deniz kenarı yerine kara hattından içeri doğru kıvrıldı. Pek çok eser gördük ama yağmur şiddetini iyice artırdığından
açıkçası çoğunu hatırlamıyorum. Yalnız Napoli’nin en yüksek noktalarından olan Vemora’yı ve buradaki Castel Sant’Elmo’yu net olarak hatırlıyorum. Bu hatta da indi-bindi yapabileceğiniz 9 durak var. Yeşil hat tamamlandığında saat yaklaşık 15:30 olmuştu. Son bir hat kalmıştı (A) ve bu hat tarihi şehre gidiyordu. Yani bizim Napoli’ye ilk geldiğimizde yağmur çiselerken gezdiğimiz bölgeye.

Bu arada bu şehir turlarının başladığı meydanda devasa bir kale/saray mevcuttu. Bu da meşhur Castel Nuovo idi. Gerçekten çok heybetli bir yapı ve tam deniz kenarında. Son hat başladığında bende otobüste akşam yemeği için nerede yemek yenebileceğini araştırıyordum. Elimdeki kaynaklara göre 2 yer ön plana çıkıyordu: Bir tanesi Via Tribunali, 38 numaradaki “Ristorante Sorbillo; diğeri ise Via Cesare Sersale 1/3 numaradaki "De Michele". Sonunda otobüsteki genç görevli çocuğa sormaya karar verdik. Bize her ikisinin de çok iyi ve meşhur olduğunu söyledi. Ama turumuzun sondan iki önceki durağının Sorbillo’ya yakın olduğunu söyleyince burada karar kıldık.

Kırmızı hatta Napoli’nin tarihi dokusuna doğru tırmanırken Palazzo di Capodimonte’de kısa bir mola verdik. 1738 yılında inşa edilmiş bu müzede çok önemli Rönesans eserleri varmış ama elbette görmek nasip olmadı Ağla. Otobüs bizi 9 numaralı durakta bıraktığında Via Tribunali’nin doğusundaydık ve başladık restoranı aramaya. Hala yağmur yağıyordu. Bayağı bir ıslanmıştık. Artık ayakkabılarımız dahi su almaya başlamıştı. Tribunali caddesinde yürürken sol tarafımızda renkli küçük sokaklar olduğunu fark ettik ve daldık. Bazı klasik heditelik eşyalar dışında ilginç şeyler de satıyorlardı. Tahtadan ve süpürge kılları gibi malzemelerden el emeği ile yapılmış olan odacıklar, evler vardı ve bunların içindeki insan figürleri bile unutulmamıştı. Çok ufakları olduğu gibi neredeyse bir insan boyunda olanları da vardı. Bol bol fotoğraf çektim. Artık restoranı aramaya devam edebilirdik.

Sonunda 38 numarayı bulduk ama mekan KAPALIYDI. Yandaki büfedeki yaşlı kadın bize eliyle 19:30 işaret yaptı ve saat 18:00’di. Meşhur pizzacıda yemeye karar verdiğimiz için bekleyecek bir yer aradık ve caddenin sonuna doğru bir Snack Bar bulduk. Üst katında oturulacak yer vardı ve ilginç olan şey sigara da içilebiliyordu. Üstümüzü çıkarıp birer sigara yaktık ve siparişlerimizi verdik: 1 kahve, 2 bira. Daha sonra 3 bira daha içtik ve saati 19:20 yaptık. Bayağı ısınmıştık ve hesabı ödedikten sonra (19.00 Euro) Sorbillo’ya doğru yol aldık. Mekan yeni açılmıştı ve içeri girdik. Feci acıkmış bir halde siparişlerimizi verdik (3 Margharita, 1 Marghese, 2 bira ve 1 kola). Bizden sonra mekana sürekli müşteri geldi. Gelenlerin çoğu da kalabalık gruplardı. Yaklaşık 1 saat süren ve bize 24.00 Euroya patlayan bu yemekten büyük keyif aldık. Ve şunu da anladık ki Napoli kesinlikle Roma’ya göre çok çok daha ucuz…

Restorandan çıktıktan sonra halen elimizde Roma’dan kalma kaşar dilimleri olduğu aklıma geldi ve trende yeriz diye bir küçük marketten taze ekmek aldım. Artık yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yol almamız gerekiyordu çünkü Palermo treni saat 22:10’da hareket ediyordu. 1,5 saatimiz olduğu için yürümeye karar verdik. Bu arada tüm gün yağan yağmur artık yağmıyordu. Dar ve daha önceden geçmediğimiz sokaklarda yolu uzatarak 21:30’da tren istasyonuna geldik. Emanetçiye gidip çantalarımızı aldık (Yaklaşık 11 saat, 4 parça toplam 29.60 Euro). Palermo’ya giden trenin kalkacağı peronu tespit ettikten sonra eşyalarla oraya vardık. Ama yolculuğun başından beri kafamı kurcalayan bir husus vardı. Palermo biletlerimiz “Lüks Kuşetli,” olarak geçiyordu ve 4 kişilikti. Oysa bilet numaralarımız 51,52 ve 56 idi. Bu durumda bir kişinin farklı kompartımanda olması gerekiyordu. Bu da 10 saatlik yolculukta elbette bir sıkıntıydı. Bunu değiştirmek için yetkili aradığımda ise gişelerin saat 21:30’da kapandığını öğrendim. Yapacak hiçbir şey yoktu treni beklemekten başka. Bu arada İtalya’daki istasyonlarda tren peronlarının oradaki bölgelerde sigara içilebiliyor. Bilginize…

Tren saat tam 22:00’de perona geldi ve bindik. Numaraları takip ettiğimizde aynı kompartımanda olduğumuzu gördük. Şöyle ki: aradaki 54 ve 55 numaralar satılmıyormuş 4’lü olunca. İstendiği takdirde 6’lı da olabildiği söylendi ama 5. ve 6. kişinin nerelerde yatacağını hala anlayabilmiş değilim Siritiyor Kompartımandaki 4. kişi eli yüzü düzgün 30-35 yaşlarında bir adamdı. Biz hemen yerleştik. Trende herkes için bir yastık, yastık kılıfı, çarşaf (tulum gibi hem altına hem üstüne) terlik, peçete, ıslak mendil ve 125cc'lik birer bardak su vardı. Kuşetlerin boyu da yaklaşık 180 cm falandı. Yine iki vagon arasındaki yerde birer sigara içtikten sonra kulaklıklarımı takıp yaklaşık 24:00 gibi uyumuşum. Hem de deliksiz olarak…..

(Devamı İtalya 2'de.....)

Yorum Yaz