hakangeziyor

Sonbaharda Paris ve Amsterdam...

5/11/2009 -Kategori: Paris ve Amsterdam

Merhaba,
Eylül 2009 tarihinde yaptığı bir haftalık Paris ve Amsterdam gezisini kaleme alması için Suat'a yaptığım ısrarlar meyvesini verdi. Kalemine ve eline sağlık.....


Selamlar Dostlar,

Ben Paris ve Amsterdam'a gittim geçen bayram. Ağabeyim de benimle beraberdi. Turistik pasaport sahiplerinin vize alması gerekiyor. Hangi ülkede daha uzun süre kalacaksanız o ülke büyükelçiliğine başvuruyorsunuz. Vize randevusu İKS şirketinden alınıyor. Ücreti 12 TL. Vize için Hollanda Büyükelçiliği 120 TL istedi. E, verdik. Ağabeyimin tipine bakıp yarım günde vizeyi verdiler. Oysa ki ilk kez Shengen vizesi alıyordu. Tabi bu hızda benim gitmeden önce gezi ile ilgili tüm programı ayrıntılı olarak tablolaştırmam da etkili oldu. Ayrıca tüm yolculuk ve otel paraları da ödenmişti. Zorunlu olan seyahat sigortası ise 10 Euro karşılığı TL AIG şirketinde. Sigorta belgelerini yolculuk boyunca yanınıza almak durumundasınız.

Yolculuk 21 Eylül gecesi saat 01'de başladı. Akbank'ın Wings kartı münasebetiyle angaje olduğum "Havaalanı Shuttle" hizmetinden faidelenerek 50 TL (İki kişi için, aynı adresten alınmak şartı ile) mukabilinde havaalanına kolaylıkla vasıl olduk.  Alt komşum gelen simsiyah Mercedes Van ve içerisindeki siyah takım elbiseli kişilerden işkillenmiş olacak ki gecenin o vaktinde pencereden beline kadar sarkıp  fotoğraflarını çekti. Komikti, zaten yaptığı hatayı beni görünce anladı. THY'nın Ankara bağlantılı Amsterdam uçuşu yaklaşık 3,5 saat sürdü. Burada "Wings" hizmetlerine iki saplama yapmak istiyorum. İlki, kart puanı ile bilet temin ederseniz sözkonusu olan "Gittiğin şehirden geri döneceksin" mantığı.  Sırf bu nedenle Amsterdam'a gidip oradan hızlı tren ile Paris'e geçtik ve aynı yolu aksi yönde tekrarlamak durumunda kaldık. Diğer garabet Lounge servisinde yaşandı. Artık bu hizmet için yanınızda yolculuk eden kişiden 20 TL talep ediyorlar. Daha önce bu yoktu. Biz de İş Bankası'nın Lounge hizmetinden yararlandık. Orada eşlik eden kişiden para talebi yok.

Neyse Amsterdam Shiphol Havaalanından tren ile (Ücret 4,3 Euro kişi başı, Makinelerden kredi kartı ile de alabilirsiniz bileti, bankolarda görevli memurlardan da. Tavsiyem bankoları kullanın) Amsterdam merkez garına ulaştık. Bavullarımızı otomatik kasalara emanet ettik (tam gün 7,3 Euro). Biraz dolaştık kentte.  Vakti gelince Hızlı Tren'e bindik Paris yolculuğu için. Hızlı tren'in adı Thalys. İnternetten ‘Thalys Ticketless'a üye olup biletimizi aldık. Bu bilet için her yolcunun bu uygulamaya üye olması şart. 1 ay  önceden 2. sınıf bileti  55 Euro ödeyerek  temin ettik. Dönüş yolu adam başı 88 Euro'ya geldi. Zira yolculuktan ancak iki hafta önce almıştık bileti. Bilet olarak ya internetten gelen nüshanın çıktısını alıyorsunuz; veya zaten Ticketless kartınız adresinize geliyor. Bilet ile ilgili bilgiler karta yüklenmiş oluyor. Tren Fransa'ya girene dek hızlı değil. Çok duruyor ve ördek topluyor. Aralık 2009'dan itibaren daha hızlı olacakmış: Amsterdam-Paris arası 3,5 saat. Unutmadan, tren Londra'dan kalkıyor ve Paris-Amsterdam arasını 4,5 saatte alıyor. 1. Sınıf bilete trende internet beleş. Ama ücret 2. Sınıfın iki katı. 2. Sınıf biletin indirimsiz ücreti ise 110 Euro. 1. Sınıf 220 Euro oluyor bu durumda.


Paris:

Trenle Paris'in banliyölerine varınca bir miktar hayal kırıklığı yaşadık. Binalar köhne, insanlar tarumar idi bu bölgelerde. Kuzey Garı'ndan otelimizin olduğu Montparnasse semtine metro ile ulaştık. Ücreti takriben 5 Euro civarındaydı. Biletinizi makineye soktuktan sonra acele etmeniz şart, zira kapı üzerinize kapanıyor ve sıkışıp kalıyorsunuz. Hemen hiçbir yerde İngilizce bilgi yok. Gitmeden google Earth kullanarak otelin krokisini edinmelisiniz. Biz yine de kaybolduk. Zira otel Güney Garı'nın arkasındaydı. Yolda gördüğümüz trafik tabelası  tam ters yönü gösteriyordu. Meğerse o tabelanın devamı başka yerdeymiş ve sizi 270 derece döndürüyormuş. Biz araba kullanan değil de yaya olunca yanıldık ve yittik. Fransız'ların ünlü Fransızlıkları bizi de sinirlendirdi .İlgisiz ve bilgisizler size karşı. Kimse yolu tarif etmedi. Neyse ki  elimizdeki haritayı kullanarak zor da olsa öteli bulduk: Hotel Concorde Montparnasse.

 Güzel, rahat bir 4 yıldızlı otel. Elbette ki taharet musluğu yok. 1,5 litrelik su şişesi işinizi görecektir. Aynı caddede iki büyük market var. Her gün sandviç, su, meyve ve meyveli yoğurt aldık buralardan. 100 gramlık antep fıstıklı çikolata 1,76; 100 % tropik meyve suyu litrelik 3,01; peynirli sandviç 3,15; Budwaiser 50'lik 1,62; Licher Buğday Birası 2,2 Euro idi örneğin.  Booking.com yardımıyla buldum oteli. Eyfel ve müştemilatına yaklaşık 3 km uzaklıkta. Promosyonlu, 2 ay önceden kredi kartı ile ödemeli (İadesiz!) iki kişilik gecelik ön odaların fiyatı 140 Euro idi (Yemek ve kahvaltı hakgetire, ama internet beleş) Arka odaları hiç tavsiye etmem. Otelin hapishane ortamını anımsatan arka bahçesine bakıyorlar. Bizim oda Güney Garı manzaralıydı ve oldukça rahattı.

Montparnasse semti alışveriş ve restoranları ile biliniyor. Nitekim Darty çok yakındaydı. Bilgisayar fiyatları bizimkiyle aynı idi. Ancak Tom Tom marka tüm Avrupa haritası yüklü navigasyon aracı 170 Euro idi ve Ucuzdu. Playstation 3'ün 120 GB'lık yeni modelinin Avrupa fiyatı da 299 Euro. Darty'nin içerisinde bulunduğu AVM'de sabah kahvaltımızı yaptık: 2 peynirli sandviç (caprese) 10; kutu kola 2,1; Orangina 2,5 Euro idi. Otel yakınında sabahları Pazar da kuruluyor ve hediyelikler burada daha ucuz. Bardak altlıklarının çiftini 5 Euro'ya alabilirsiniz. Ayrıca bir iş merkezinin (Montparnasse 56) 196 metre yüksekliğindeki terasında kurulu Panaromik seyir alanı da gidilmeye değer. Bir kişi için 10,5 Euro ödüyorsunuz ama Eyfel kulesinden daha yüksekte, üstelik Eyfel'in de içerisinde yer aldığı Paris manzarasını 360 derece görebiliyorsunuz. Çatıdan fotoğraf çekmek de mümkün. Bir cafe ve hediyelik eşya satış bölümü mevcut. Ben Timsah anahtarlığa 4,5; hatıra madalyona 2 Euro ödedim.

İlk gün Eyfel yolu üzerinde bir Cafe'de (Cafe Des Arts-Raspail caddesi)  oturup kahvaltımızı yaptık. Cafe'lerde ve restoranlarda yemek Parisli için bir zevk, belki de gündelik yaşamlarında en güzel bölüm. Bana sanki bunun için yaşıyorlarmış gibi geldi. Hava yolculuk boyunca mükemmeldi. Sabahları serindi, uzun kollu bir sweat şarttı ancak öğleden sonra t-shirt yeterli oldu. Kahvaltıda iki parça elmalı kek (7,6) ve filtre kahveye (9,6) toplam  17,2 Euro ödedik.  Şık bir yerdi. Manzarası da hoştu. Elbetteki istekte bulunmakta yine zorlandık, İngilizce bilmiyorlardı. Boulevard Des Invalides üzerinen Eyfel Kulesine ulaştık. Bu arada şunu da ekleyeyim toplam 7 tam günlük yol boyunca şehirlerarası yolculuklar hariç hiç araç kullanmadık, yürüdük. İnanın zor değil, ancak günlük 10-12 km yürüyorsunuz.

Açıkçası Eyfel'in gerçeğinin fotoğraflarından farkı yok. Büyük bir metal yığını. Hiç romantik değil, belki ilginç. Paris'e yakışmıyor. Ama tuvalet beleş. Etrafta "İngilizce Biliyor musunuz" diyerek soran birçok çingene dilenci var, sakın yanılıp "yes" demeyin. Eyfel'in nehir arkasında yer alan Saray'ın (Palais de Chaillot) önündeki havuzlar ve park benim için çok eğlendirici ve dinlendirici idi. Bol bol resim çekip çimenlerde oturdum. Manzara (İnsan ve ortam) güzeldi.

Buradan Avenue New York (Seine nehri kıyısı boyunca) ve Avenue Marceau üzerinden Zafer Takı'na (Charles-de-Gaulleã??Meydanı ) ulaştık. Şanzelize (Champs Elysees) Bulvarı buradan başlıyor; Concorde Meydanı'nda son buluyor. Eğlenceli, ancak bence İstanbul'daki Bağdat Caddesi'nden daha zengin değil bu cadde. Bu Meydana yakın bir konumda Ermeni Anıtı yer alıyor. İlk günümüzde buradan Otele geri döndük. Paris'te turistik yaşamı değil, gerçek yaşamı görmek istiyorsanız siz de yürümeyi tercih edin. Örneğin bu yürüyüşte bir parkta hararetle sevişen iki güzel genç hanımı görmek bana ilginç ve çok erotik geldi. Paris'te en çok duyacağınız ses polis arabalarının sireni. İnanılmaz sayıda kap-kaç olayı özellikle bu turistik ve kalabalık mekanlarda gerçekleşiyor. Genelde benim için turistik mekanlar hep itici gelmiştir. Kalabalık ve sahte olurlar. Sokak araları her zaman için daha insanidir, samimidir. Bu noktada bir saptama yapmadan geçemeyeceğim. Ben genelde turistleri şu şekilde sınıflandırırım:

Ucuz tatil fetişistleri: Her şeyi ülkelerinin para birimiyle karşılaştırırlar. En ucuz otellerde ve hostellerde kalırlar. Yolculuğu en ucuza getirmek onlar için bir tutkudur. Kalite aramazlar. Genellikle öğrencidirler.

Popüler Mekan Avcıları: Japonlar en güzel örnektir. Bir mekanın nitelikleri ve ruhu onlar için cezbedici değildir. O popüler ortamda fotoğraf çektirmek, yolculuk sitelerinde yer alan ‘Top Bilmem Kaç Görülecek Yer' veya ‘Yapmadan Dönmeyin' listelerine harfiyen uyarlar. Yolculuk onlar için bir listedeki "Check-Görüldü" işaretinden başka bir şey ifade etmez. Ülkesinde bir müzeye veya resim sergisine hiç gitmemiştir ama listede yer alan müzelere hiç aksatmadan uğrar ve fotoğraf çeker.

Enteller: Sadece romantik, kültürel ve sanatsal mekanları tercih ederler. Bir parka veya kafeye yerleşip saatlerce kitap okurlar.

Vatanseverler: Her gittikleri yerde Türk lokantası, kahvesi, mahallesi ararlar ve bulurlar. Şehri görmektense kahvede tavla, okey oynarlar. Sürekli ülkelerinden ve bulundukları ülkenin farklılıklarından bahsederler. Sonunda hep iyi adam (memleketi) galip gelir. Neden yurt dışına çıktıklarını anlayamazsınız.

Alışveriş manyakları: Onlar için görülecek tek yer dükkanlardır. Satın aldıkları her parça onları sonsuz mutlu eder. Sosyetiktirler.

İkinci gün, güzergah Luxembourg bahçeleri, Pantheon, Notr-Dame ve Louvre Müzesi yönündeydi. Sorbonne Üniversitesi’nin önündeki meydandaki kafede karnımızı doyurduk. Sorbonne omleti 6,6;  peynirli sandvic (Poulet) 4,9; Kafe late ise 3,8 Euro idi. Bahçeler gerçekten cıvıl cıvıl ve eğlenceliydi. Notr-Dam kilisesi azametli ve gizemliydi. Yine çok kalabalıktı. Bu kiliseyi gördükten sonra ülkemde toplam iki camiye girmiş bir kişi olarak başka bir kiliseye  (
Basilique du Sacré-Cœur) gitmek hiç içimden gelmedi doğrusu. Zaten şehrin sapa bir yerinde yer alıyor. Eğer popüler mekan avcısı iseniz, görünüz.

Louvre Müzesi muhteşem bir yapı. Özellikle önündeki piramit çok fotojenik. Giriş akşam altıdan sonra 6 Euro idi. Erken saatler hem daha pahalı, hem de kalabalık oluyor. Hediyelik eşya dükkanından Botticelli’nin buzdolabı magnetini 3,5; Turistik kalemi ise 2 Euro’ya aldım. Çok büyük bir yapı. Tamamını gezmek günlerinizi alabilir. Popüler obje arıyorsanız fotoğraf çektirmek için Mona Lisa tablosunu tercih edin. Önünde sürekli yasak olmasına rağmen flaşlı fotoğraf çeken gıcık bir kalabalık var. Resim iki kişi tarafından korunuyor ve yaklaşmak yasak. Ancak uzaktan bakabiliyorsunuz. Buradan otele yine yürüyerek döndük. Yolda bir Tayland restoranında (Royal Sevre- Rue de Sevre,121) yemek yedik.  Ben yarım kilo dana bifteğe 8,32 Euro (kilosu 16,8) verdim. Soğanlı ve bol salçalıydı, beğendim. Ayrıca kilosu 10,7 Euro olan sebzeli pilavdan 380 gram yedim.

Üçüncü gün, Seine Nehri gezisi ve alışverişle geçti. FNAC Digitale mağazaları Teknosa’ları andırıyor. Geçtiğimiz yılın Blu-Ray disk’lerinin dördü 50 Euro idi. Tanesi  12,5 Euro yani. Yeni BD’lerin fiyatları ise bizimkine yakın. Grand Optical mağaza zincirinin Montparnasse şubesinden iki adet numaralı, bir de Ray Ban gözlük aldım. Ray-Ban 130 Euro idi. Numaralı gözlük çerçevelerinden yaşım oranında indirim yapıldı. Yani % 42. Örneğin 70 yaşındaysanız yaşadınız demektir. Mağazada bir kişi haricinde kimse (10’dan fazla müşteri temsilcisi olmasına rağmen) İngilizce konuşamıyordu. Bizlere Hakima adında sevimli bir Fas orijinli hanım kız yardımcı oldu. Fransa’da satıcılar mal satmak için yalan söylemiyorlar. Benim edindiğim izlenim bu. İlla ki bir şeyler satmak amacında değiller. 1. Sınıf anti refle ve çizilmez inceltilmiş camın çifti 250 Euro idi. İkinci çift ise kampanyayla 110’a iniyordu.  Çerçevelerden örneğin Calvin Kline Titanium olanı camla birlikte 266 Euro’ya maloldu. Bu arada mağazada doldurulacak vergi iade formunun gümrükte size kazancı harcamanın yaklaşık % 10’u kadar olacaktır.

Starbucks St Michel Seine’de kahve molası verdik.  Kafe-late 3,9;  cheesecake ise 4,1 Euro idi. Notr-Dam’a yakın bir nokta olan Pont-Neuf’tan yaklaşık 50 dakika sürecek tekne gezisine katıldık. Bu noktadan Eiffel’e dek sürdü gezi. Sanırım kişi başı 12 Euro civarındaydı gezi ücreti. İnternetten bileti alırsanız (
http://www.vedettesdupontneuf.com/billet_en.php) ücret 8 Euro’ya iniyor. Her gün neredeyse her saat yola çıkılıyor.

Dördüncü gün, otelden kuzey garına taksiyle 20 Euro ödeyerek gittik. Taksicinin sizi yanıltması zor. Zira sürekli bir ses yolculuğun kaç km tutacağını ve takribi ücretini tekrarlayıp duruyor. Hızlı trenle Amsterdam’a geri döndük.


Amsterdam

Gardan taksiyle Leidse Square Oteli’ne geçtik. Aynı sokakta başka butik oteller de var. 3 yıldızlı otelin gecelik ücreti iki kişi için kahvaltı dahil 100 Euro idi. Tabi ki otelin parası aylar önce ödenmişti. Odamız sakin ve genişti. Kahvaltı çok zengin olmasa da doyurucuydu. İlk gün yediğim domuz salamı bağırsaklarımı rahatsız etti o kadar. Neyse otelimiz ilgi alanlarımıza çok yakındı. Amsterdam’da araç park yeri bulmak sorun. Belirli kişilere tahsis edilen yerler dışında her yer paralı. Günlük otel parasına yakın. Araba kiralayıp dolaşmayı düşünüyorsanız bunu göz önünde bulundurmalısınız.

Beşinci gün otelimizin arkasında yer alan yaklaşık yürüyerek 10 dakikalık uzaklıktaki Vondelpark’a gittik. Şehrin tamamı gibi çok huzurlu bir park burası. Spor yapanlar, ikili-üçlü seleli bisikletlerle çocuklarını gezdirenler, köpeklerini gezintiye çıkaranlar buradaydı. Büyük bir havuz-göl kenarında Melkhaus’un taraçasında Cappucino içtik. (Bardağı 2,2 Euro) Ortam o kadar hoşumuza gitti ki sonraki günlerde sabah kahvemizi hep bu parkta içtik. En ilgimi çeken görüntülerden biri yeni doğum yapmış bir kadının bebek arabası ile kros yapmasıydı. Oldukça formunda gözüküyordu. Bilirsiniz bizde ise ilk çocukla birlikte kilolar alır başını gider. Bu genç hanımın mantalitesi çok hoşuma gitti. Benim bile çocuk yapasım geldi. Bana göre Avrupa’nın en güzel ırklarından biri Hollandalılar. Hem kadını, hem erkeğiyle, özellikle biblo gibi bebekleriyle.

Amsterdam’ın % 70’i bisiklet kullanıyor. Yalnızca otoyollara değil, bisiklet yollarına da dikkat etmeniz gerekiyor. Yanlışlıkla bisiklet yoluna girerseniz vay halinize. İnsanın başı dönüyor. Kalan % 30’un büyük kısmı ise tüm şehri ağ gibi saran tramvayı kullanıyor. Ana yollarda buna da dikkat etmelisiniz. Zira yayalarla aynı yolda gidiyor tramvaylar. Kentin merkezi kanallarla çevrili. İnanılmaz estetik bir şehir. Herkesin ilk aklına gelen kırmızı fenerli sokak ve ot tüttürülen (Hint keneviri) kafelerdir. Ancak seks endüstrisinin ve uyuşturucunun izine (özellikle aramadığımız için olsa gerek) hiç rastlamadık. Zaten kent konseyi kırmızı fenerli bölgeyi tasfiyeye geçmiş. Buraları kültür merkezlerine çevirecekler. Açıkçası benim gözüme kendini sergileyen bir hanım hiç çarpmadı. Ayrıca diğer uyuşturucu maddeler tamamen yasak. Kesin olarak söyleyeceğim şey, Amsterdam bir seks ve uyuşturucu kenti değil; huzur, özgürlük ve estetik şehri. Paris’ten daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak, pahalı bir yer. Örneğin hayvanat bahçesine kişi başı 18,5 Euro vermek içimden gelmedi doğrusu. Dilerseniz 7,5 Euro karşılığında 3000’den fazla bitki çeşidinin olduğu De Hortus Botanik Parkı’nı gezebilirsiniz. Kanallar birbirinden güzel görüntüler veriyor. Dam Meydanı, Liedse Spielen kentin odak noktaları. Tamamen turistik bir fenomen olan Anne Frank House hiç cazip değildi. İkinci Dünya Savaşında bu isimde bir kız iki yıl bu evde kitaplığın arkasında gizli bir odacıkta saklanmış. İlgimi fazla çekmedi ve gezmedim. Daha çok kendimi fotoğrafa verdim.

Altıncı gün dünyaca ünlü bira markası olan Heineken binasına gittik. İsterseniz  15 Euro’ya fabrikayı gezebilirsiniz. Bu fiyata iki adet bira dahil. Binada ayrıca hediyelik eşyalar satılıyor. Örneğin kemer 7,99; beyzbol kepi 9,99; şişe açacağı 3,99; mayo 6,99 Euro. Buradan kent merkezi dahilindeki tek değirmene geçtik. İlginç yapı.

Yedinci gün kanallarda tekne gezintisi ve alışverişle geçti. Joordan  semtindeki Kaasland dükkanlarından mutlaka kaşar peyniri alın derim. Ufak bir meblağ karşılığında hava almayacak şekilde paketliyorlar. Şarapla çok güzel gidiyor. Ankara’ya döndükten bir ay sonra dahi bozulma olmadan yiyebildim. Ayrıca Natuur Winkel dükkanlarından doğal ürünler ve egzotik çaylar alabilirsiniz. Haarlemmerdijk  caddesindeki De Mof ucuz ve kaliteli bir giyim dükkanı. Kinkerstraat 350’deki Kısmet lokantasında Türk yemekleri yiyebilirsiniz. Yemekler güzel. Ancak mönülerin dışına çıkmayın, fiyat artıyor. Yemek olayında Fransız Brasserileri ve kesinlikle domuz eti kullanmadıklarını iddia eden New York Pizza uygun ve ucuz mekanlar. Döner benzeri falafel de fiyat olarak uygun, ama çalışanları açıkçası gözüm tutmadı. Damrak caddesinde küçük dükkanlarda (Mannekin Pis gibi) satılan meşhur mayonezli patatesler ise gerçekten karın doyuruyor. En ufak boyu 2 Euro. Ayrıca 0,3 Cent karşılığında istediğiniz sosu koydurabiliyorsunuz. Tabi istemek için içeriğini bilmek gerekiyor.

Tekne turuna otelimize yakın bir yer olan Stadhouderskade’den çıkılıyor. (
http://www.amsterdamcanalcruises.nl/index_uk.html) Ücret 12 Euro ve gezi süresi 1 saatten fazla. Otelden temin edeceğiniz indirim kuponu işinize yarayacaktır. Gerçekten çok güzel bir deneyim tekne gezisi. Bol bol fotoğraf çekebilirsiniz.

Son gün, otelin çok yakınındaki Amsterdam American Hotel önündeki köprüde yer alan duraktan kalkan otobüs yaklaşık 45 dakikada sizi havaalanına götürüyor. Ücreti 4,3 Euro. Ancak bazı otellerin ücretsiz havaalanı servisi bulunmakta. Ben Paris dahil yolculuk boyunca yaptığım ve usulüne uygun olarak doldurttuğum vergi iadesi formlarını havaalanındaki 14-15 sayılı bölümde yer alan EU Tax deposit bürosunda onaylattım ve buradaki bir sandığa attım. Formda yazdığım kredi kartı numarasına iade yapılacak.

Yolculuğum boyunca deneyimlerimi sizlere yansıtmaya çalıştım. Yazım burada sona eriyor. Yeniden görüşmek üzere. Cem Suat Aral.

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazilmistir
« Önceki -